berat alper's profileAlper'in seçimiPhotosBlogListsMore Tools Help

Alper'in seçimi

berat alper kösterit

Occupation
Location
There are no photo albums.
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.

Video

 
December 29

Mahalle baskısı iddiaları etrafında

Bu yazı 29.12.2008 tarihli Zaman Gazetesinden alınmıştır.  

İnsan, başkalarını sorgulamaya kendisinden başlamalı: Hangi dine, ideolojiye, dünya görüşüne mensup olursak olalım, önce kendi değerlerimize ne kadar bağlıyız, hayatımızda onlara ne kadar yer veriyoruz sorgulaması yapalım.

Değerlerimizi hayatımıza uygulama noktasında ne kadarsak, başkalarından da kendi değerlerine göre davranma konusunda o kadarını beklemeye hakkımız vardır. İnsan, her zaman düşer-kalkar, hata yapar. Başka din veya ideolojilere mensup pek çokları hata yaptığı veya suç işlediğinde bu, hiçbir zaman genelleştirilmiyor ve söz konusu suç, onu işleyen kişilerin din veya ideolojilerine mal edilmiyor. Fakat İslâm hassasiyetli veya öyle farz edilen biri sürçüverdiğinde bu, derhal genelleştiriliyor ve İslâm'a mal ediliyor. Bu da, ortada apaçık bir istismarın ve başka maksatların olduğunu göstermeye yeter.

Başkalarından kendi değerlerimize ne kadar saygı bekliyorsak, en azından aynı saygıyı başkalarına ve değerlerine göstermemiz gerekir. Türkiye toplumu, asgarî % 75-80 nisbetinde kendisini dindar gören, İslâm'a şu veya bu derecede bağlılık hisseden bir toplumdur. Bırakın çoğunluğun, her bir ferdin bile inancına, inancını yaşamasına saygı göstermek, asgarî medeniyet, demokrasi ve insan hakları gereğidir ve bu, Türkiye'deki % 75-80 çoğunluktan hep beklenmektedir. Ama bu çoğunluğun aynı saygıyı beklemesi derhal suçlama konusu yapılmakta ve sanki demokrasi, insan hakları ve medenî davranış, onların değerlerine saygısızlık ve bu saygısızlığa çoğunluğun katlanmasıymış gibi takdim edilmektedir. Bu bakımdan, demokrasi, insan hakları ve medenî davranış noktasında asıl eleştirilmesi gereken, meselâ içkiyi haram bilen insanların karşısında içki içememe, Ramazan'da açıktan oruç yiyememe rahatsızlığı duyma değildir; tam tersine, çoğunluğun dinî değerlerine ve tatbikatına karşı, açıktan onların tersini yapmadır. Ve Türkiye'de söz konusu çoğunluk tenkit edilecekse, en aslî ve kanunî hakları olan dinî inanç ve uygulamalarına hakaretler ve bir yandan açıktan günah işlemeye özgürlük istenirken, öte yandan dinî hayatı baskı altına alma faaliyetleri karşısında bu en aslî ve kanûnî haklarına bile sahip çıkamadıkları için tenkit edilmelidirler.

Emr-i bi'l-ma'ruf, nehy-i ani'l-münker, yani iyilikleri, güzellikleri, doğruları usulünce yaymaya, kötülüklerin, çirkinliklerin, ahlâksızlığın önünü almaya çalışma, en aslî İslâmî ve insanî vazifelerdendir; eğitimin de gereğidir. Bunu yapmamak, asıl tenkit edilmesi ve suçlanması gereken şeydir; bunu yapmak, ancak takdiri hak eder. Ayrıca, çirkinlikler, kötülükler, suçlar, günahlar karşısında sessiz kalma, hattâ bunları hoş görme çağrısıyla, ortada insanlık adına ve toplumu ayakta tutucu, birbirine bağlayıcı hiçbir değer, artık ahlâk diye bir değerler sistemi bırakılmamakta, Din toplumun hayatından tamamen dışlanmakta; insan, tamamen nefsanî arzularına terk edilmektedir. Bu da, fertlere ve topluma yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Hiçbir fâsık, fıskını severek işlemez; vicdanı bütünüyle tefessüh edip de günahtan ve yılan gibi sokmaktan haz alır hale gelmemiş her insan, işlediği suçtan, günahtan vicdan rahatsızlığı duyar. Bu rahatsızlığı, suçu ve günahı paylaşarak, başkalarını da aynı suç ve günahta görerek veya göstererek, aynı suç veya günahı işleyen başkalarının da bulunduğunu görmekle hafifletmeye, gidermeye çalışır. Ayrıca, Kur'an-ı Kerim'de münafıklarla ilgili olarak, "Her yüksek sesi, aleyhlerine sanırlar" (Münafikun Sûresi/63: 4) buyrulduğu gibi, bu vicdan rahatsızlığı, kendisini günahkâr ve suçlu görme psikolojisi, insanı başkalarının da kendisini aynı şekilde gördüğü duygusuna iter. Türkiye'de bugün "lâikçi" denilen kesimden hususi örneklenmiş bazılarının Müslümanların güya kendilerine baskı uyguladığı suçlamalarının altında, onların toplumun İslâmî hassasiyetleri karşısında bizzat vicdanlarının kendilerini suçlu görmeleri psikolojisi yatmaktadır, yoksa kendilerine herhangi bir baskının yapılıyor olması değil.

 ALİ ÜNAL

December 24

İnsanlık dışı cinayetlerin sebepleri

Aşağıdaki yazı Zaman Gazetesinin 24 Aralık 2008 tarihli nüshasında yayınlanmıştır. Konunun önemine binanen aynen alıntılıyorum.

Amerika'da duymaya alışkın olduğumuz "psikopatça" işlenmiş cinayetlere artık ülkemizde de sıkça şahit olmaya başladık.

Kimi zaman bir bayram sabahı, masum çocukları pompalı tüfekle katletmiş seri katil haberini okuyor; kanımız donuyor, kimi zaman babasını namaz kılarken kesmiş bir kızın resmi ile gazete sayfalarında göz göze geliyor; derin bir ürperti hissediyoruz ruhumuzda.

Peki ne oluyor da ülkemize son yıllarda hiç de duymaya alışkın olmadığımız türden cinayetlerle yüzleşiyoruz?

Evet, "alışık olmadığımız türden cinayetler" diyoruz, zira önceleri bir cinayet haberi duyduğumuzda, içimiz burkulsa da, kan dondurucu bir senaryo ile karşılaşmıyorduk. Öldürme ve yaralama olayları insanlık dışı bir şekilde işlenmiyordu. Şahit olduğumuz olaylar genelde; "Falanca yerde arazi anlaşmazlığı nedeni ile çıkan kavgada filanca kişi hayatını kaybetti" şeklinde başlayıp, "Kavga sırasında komşusunun ölmesine neden olan kişi çok pişman olduğunu söyleyerek karakola teslim oldu." şekilde devam ediyordu.

İşlenen suçlar derinlemesine incelendiğinde; "öfkeye hakim olamama", "hırsa yenik düşme", "nefse uyma" gibi insan olma zafiyetlerine ait verilerle karşılaşıyorduk.

Ancak son yıllarda gazete sayfalarında genişçe yer tutan olaylara baktığımızda "insan olma zafiyeti" ile işlenmiş suçlarla değil, aksine insanlık dışı suçlarla karşılaşıyoruz. Haberi duyan yada okuyan kişi; "Bunu yapan insan olamaz" diye ürpertisini dile getiriyor.

Vicdansız insanlar yetişiyor

Geçtiğimiz günlerde gazete sayfalarına yansıyan bir ablanın erkek kardeşini öldürme şekli de yine "bunu yapan insan olmaz" dedirttiren cinstendi. İstanbul Fatih'de gerçekleşen olayda, 17 yaşındaki genç kız, 11 yaşındaki erkek kardeşini bıçaklayarak öldürmüş, ardından da kardeşinin cesedini kendi çeyiz sandığında saklamıştı. Öldürdüğü kardeşi ile aynı odada otuz gün boyunca yalnız yatan genç kız, çeyiz sandığından sızan kanı da kimse fark etmesin diye her sabah temizlemeye çalışmıştı. Günlerce sandıkta kalan kardeşinin cesedinden yayılan kokuyu örtbas edebilmek için ise odasına parfüm sıkmayı ihmal etmemişti.

Böylesi bir cinayet, her ne kadar "öfke" ile veya "cinnet" geçirilerek işlenmiş olarak adlandırılsa da, cinayetten sonra kız kardeşin davranışları "insan olma" özelliğinin dışına taşmaktadır. İnsanı insan yapan en önemli mekanizma (Darwinist biyologların iddia ettiği gibi) "akıl" değil "vicdan" dır. Kendi kardeşini öldürdükten sonra aynı odada geceleri sabaha kadar yatabilen, gündüzleri de sandıktan sızan kanı temizlemeye çalışan ablada vicdan vardır diyemeyiz.

Peki ne oldu da böylesi vicdansız insanlar bizim ülkemizde de yetişir oldu?

Otizm şaka değil bir korkunç gerçektir

Vicdansız insanın pedagojideki bir karşılığı da "otistik" kişi demektir. Otistik kişi duygusuzdur, vicdani mekanizması normal insanlar gibi çalışmamaktadır. Otistik bir çocuk, karşısındaki ile düzgün iletişim kuramaz, göz teması kuramaz, ilişkileri hep yüzeyseldir, duygularının derinliklerine inemez...

Geçen yüzyıla kadar otizm doğuştan olan bir rahatsızlık olarak algılanıyordu. Ancak, otizm hakkında yapılan araştırmalar gösterdi ki, otizm sadece doğuştan değil sonradan da oluşabilen bir davranış bozukluğu idi. Televizyon ile çok baş başa kalana çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar gösterdi ki, televizyon çocukların otistik özellik taşımasını tetikliyordu.

Zira yoğun bir şekilde televizyon izleyen çocuk, önce iletişim becerilerini kaybeder. Çocuk, televizyon seyrederken, ekranından gönderilen sinyalleri alır ama kendisi televizyon ile konuşamayacağı için, iletişimin en önemli unsuru olan aktif konuşma ve duygu ve hislerini ifade etme kabiliyetini yavaş yavaş kaybeder. Daha açık bir ifade, televizyon ekranına mahkum edilen çocuklar, "normal insan" olma özelliklerini adım adım terk ederler.

Televizyonun bu negatif tesirini daha da artırıcı olarak; çocukların aileler tarafından ilgisiz bırakılması, aile içinde hak ettikleri statüyü alamamaları, sosyal hayattan kopuk bir yaşantı içinde bulunuyor oluşları "ruhsuz insan" yetişmeyi tetikleyen diğer etkenler olarak ele alınabilir.

Sırf bu yüzden ve bu tehlikeden dolayı, otizm gerçeği Batılı ülkelerin gündemine son yıllarda daha net bir şekilde girmiş durumda. Otizm ile mücadele konusunda batılı ülkeler ciddi bütçeler ayırmaya başlamışlardır. Örneğin Hollanda'da 2008 yılı bütçesinden otizm ile mücadele için 1,5 milyar avro para ayrılmıştır.

Ülkemizde durum nasıl?

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 72 milyon dolayındaki ülkemiz nüfusunun, 26 milyonluk bölümü 0-19 yaş arasındaki çocuklardan oluşmakta ve bu çocukların televizyon izleme alışkanlığı ise günlük 3 saat civarındadır. Bir başka ifade ile, günlük hayatının 10 saatini uyku ile, 6 saatini okulda ve 3 saati eğitim dışı uğraşlarda geçiren çocuğun geri kalan 5 saatten 3 saati de televizyon karşısında geçmektedir. Çocukların televizyon karşısında iletişim yeteneklerini kaybetmelerinin ötesinde bir de ülkemizde çocukların ruh ve zihin sağlıklarını riske atan duygusal, psikolojik ve fiziksel şiddetle dolu görüntülerle baş başa kalarak yetişiyor olması, tehlike çanlarının korkunç bir sesle çalıyor olduğu anlamını taşımaktadır.

Batılı ülkelerin otistik çocuk sendromu ile mücadele için sarf ettiği çaba ülkemiz yetkililerinin de dikkatini çekmeli, sosyal pedagoglar bu sahada saha çalışmaları yaparak konuyu gündeme getirmelidir. Böylesi bir sorun kendi çocuğumuzda yok diye konuyu önemsenmezlikten gelinmemeli, sosyal hayat içinde böylesi çocukların saçacağı tehlikenin herkesi bir gün yakından ilgilendirebileceği mutlaka bilinmelidir.

UZMAN PEDAGOG ADEM GÜNEŞ - FATİH ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

December 01

Gözden uzak olan...

Bugün her zamanki gibi e-posta kutumu kontrol ederken çok sevgili kadim dostum Murat'ın yazısını ve yazısının ekindeki resimleri gördüm. Murat şu anda Ukrayna'da. Dil eğitimi için orada bulunuyor. Sağolsun bizleri unutmamış kısa da olsa orada kaldığı günleri anlatmış yazısında.
 
Murat'la geçmişimiz ortaokul yıllarına dayanır. Arkadaşlığımız, dostluğumuz o gün bugündür de devam eder. Ömrümün yarısında maddeten ve manen varlığını yanımda hissettiğim nev'i şahsına münhasır , nadide bir şahsiyettir kendisi.
 
Geçen süre zarfında Murat'la çok fazla bir arada bulunma fırsatımız olmadı. Ne mutlu ki bu durumun dostluğumuza en ufak bir olumsuz yansıması olmamıştır. Hatta günümüz ilişkilerine bakarak diyebilirim ki aramızdaki km.lerle ölçülebilen mesafenin uzaklığı dostluğumuzun muhafazasında etkili olurken farkında olmadığımız güçlü bir gönül bağının oluşmasına da vesile olmuş olabilir.
 
Aramızdaki mesafe şimdi daha da fazlalaştı. O şimdi çok daha uzaklarda. Herşeyiyle yabancı başka bir ülkede. Ama biliyorum ki o ne kadar uzaklara gitse de aslında benden hiç de uzakta değil. Öyleki neredeyse kalp atışlarını duyuyorum. Çünkü o kalbin ne için attığını biliyorum. Kalp manadır. Mana ise maddeden farklı frekanslara sahiptir. Ve aynı frekansa sahip iki kalp için mesafe ne ile ölçülebilir?    
November 27

Burası Neresi?

Bunun sonu nereye varacak merak ediyorum. Allah sonumuzu hayır etsin demekten başka da birşey gelmiyor elimden. İnsanların kendini ifade etme şekillerine hergün bir yenisi ekleniyor. Bizim gibi insanlar da işi gücü bırakıp kendini bu yeni şekillerle ifade etmeye çalışıyor. Önce bir takım seslerle anlaşan sonra yazı vs araçlarla iletişim olanaklarını artıran insan oğlu yavaş yavaş özüne dönüyor galiba. Böyle giderse konuşmayı ve konuşmaya dair temel prensipleri unutup ya teknoloji harikası iletişim araçlarıyla ya da eskisi gibi seslerle anlaşmaya devam edeceğiz. ugh huguba dub dub. (kalın sağlıcakla).....